4 Ağustos 2010 Çarşamba

KHALED HOSSEINI – BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ


Aşkın, zamanın tüm acımasızlığına rağmen galip gelişinin, 1960’lardan 2003’e uzanan bir süreçte, ikiAfgan kadının hayatlarının nasıl kesiştiğinin ve dostluklarının hikâyesi Bin Muhteşem Güneş! Çocuk yaşta evliliğe zorlanan kızlar, çocukluk günlerine duyulan özlem, aşklar, açlık, savaş, umut ve ölüm… Şah devrimi,Sovyetlerin gelişi, daha sonrasında Sovyetlere karşı gerçekleşen cihat ve kaçınılmaz olarak başlayan iç savaş;Afganistan’ın yakın tarihi, son otuz yılı etrafında gelişiyor roman. Sovyet işgalini, Taliban’ın iktidarını ve şiddet, korku, ümit ve inanç dolu, Taliban sonrası yeniden yapılanmayı konu ediniyor. Bir neslin hayatta kalma mücadelesi, ailelerin geçimlerini sürdürebilmek için gösterdikleri çabalar -ki buna en acı örnek Leyla’nın kızı Azize’nin bir yetiştirme yurduna verilmesi- mutluluk arayışı adına göç edilen Pakistan ve eğer her şey yolunda giderse Avrupa! 

Kitap adını Mirza Muhammed ali Saib’in Kabil’i anlatan bir şiirinden alıyor. Kitapta da yer buluyor bu şiirin iki dizesi.

“bu kentin ne çatısını aydınlatan ayları sayabilirsin, 
  ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşini”

Aralarında yirmi yaş olan iki kadın, Meryem ve Leyla’nın, kitabın omurgasını oluşturan tarihsel süreç içerisinde, aynı evi paylaşmalarına kadar varan hayatları üzerinden, Afganistan’da kadın’ olgusunu git gide derinleşen bir olay örgüsünde irdeleme fırsatını sunuyor kitap. Bu sürecin, toplumda nasıl yaralar açtığına, yaşanan dramlara tanıklık ediyoruz.

Khaled Hosseini (Halit Hüseyni) romanın büyük bölümünde, karakterlerin çocuklukları üzerinde duruyor. Tam anlamıyla yaşayamadıkları çocuklukları, ilerleyen dönemlerde, Leyla’nın, Meryem’in ve Tarık’ın pişmanlıklarına ve bu pişmanlıkların doğurduğu umutlara gebe kalıyor. Savaş bir yaşam tarzına dönüşüyor! Yok olan ailelere, şehirlerin aralıksız bombalanmasına alışıp, hayatlarına olağan şekilde devam edecek kadar işgal altında, savaş halinde olmalarına rağmen, sahip oldukları özlemler adına göze aldıkları ve hemen ardından da reva görüldükleri zulüm bir gerçeği defaatle dillendiriyor zihinlerde: Evet, insan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar yapabiliyor! Raşit’in -Meryem ve Leyla’nın kocası- akıl almaz eziyetlerinden kurtulmak ve var olduklarını hissedecek kadar ‘özgür’ olabilmek için, Pakistan’a kaçmaya karar vermeleri, zamanınAfganistan’ında iki kadının, bir başlarına yolculuğa çıkmaları ve kocalarını terk etmeleri, Meryem’in Leyla’yı kurtarabilmek için Raşit’i öldürebilmesi, kitaba hakim olan ve bu gerçeği örnekleyen olaylardan yalnızca birkaçı. 

Hayal edin, anne ve babanızın ölümlerinin üzerinden çeyrek asır geçmiş olduğunu, doğduğunuz şehre bir daha asla dönemeyecek olduğunuzu, çocukluğunuzun bir ömür kadar eskimiş olduğunu… İnsanın keşke demekte haklı olduğu tek an, şu andır! Ve sahip olduğu en uzun zaman, farkında olduğu şu an, sahip olduğu en kıymetli hazinedir. Henüz aileniz hayatta mı? Yabancı hissetmediğiniz topraklar yanı başınızda mı? Hayal ettikleriniz, gayretleriniz oranında mı? O halde, şu an, o keşkeleriniz için size hediye edilmiş, andır!

Meryem, büyük bir sevgi beslediği babası Celil’i bulmak için evden kaçtığında, keşke demeyeceği bir geleceğin hayalini kurmaktadır çocuk haliyle. Bu kararının sonucunda annesinin ölümü, Meryem’i, ilerleyen yıllarda asla yalnız bırakmayacak bir suçluluk psikolojisine itecektir. Annesine söyleyemedikleri, ona gösteremediği sevgisi, annesi ile yaşadığı yalnız ama onların olan bir hayat… Sahip oldukları ile mi daha mutludur, sahip olmadıklarına duyduğu özlem mi daha büyüktür? Bir harami olan MeryemLeyla’ya bu yüzden yardım eder, günahlarını affettirmenin, acılarından kurtulabilmenin bir yolu olduğunu düşünerek.

“Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç unutma Meryem… Bir erkeğin kalbi fesat, habir bir şeydir. Bir ananın rahmine hiç benzemez. Kanamaz, sana yer açmak için genişlemez.”

Bir baba olarak Celil’in ve bir koca olarak Raşit’in günahları, iki masum kadını hedef alır: Meryem ve Leyla. Henüz 10–15 yaşlarında evlendirilmeler, bir güç gösterisine dönüşen dayaklar, eve hapsedilmeler… 1960’lar ve sonrasında Afganistan’a hâkim olan savaş hali ve sosyal hayat ile neredeyse bir asırdır savaşlardan uzak olanTürkiye’nin birçok açıdan farklı olduğunu söylemek mümkün. Afganistan’da, daha iyisini yapmak vaadiyle iktidara gelmiş her güç, ülkeyi daha da kötüye götürmekten öteye gidememiş. O yüzden empati kurabilmek çok zor. Ülkemizden bir genç kızın, Hosseini’nin eseri üzerine kaleme aldığı ifadeler bunu kanıtlar nitelikte:

Beni sırf kız çocuğu olduğum için yücelten bir babaya sahip olduğum için, sırf kız çocuğu olduğu için ezilen yaşıtlarımı hiç anlamadım. ‘Seni nasıl evereceğim, nasıl evlendireceğim’ diye gözleri dolan bir babaya sahip olduğum için, sırf bir boğaz eksilsin diye ite-kaka evlendirilen o yaşıtlarımı da anlamadım. ‘Okumazsan iki elim yakanda olur’ diyen bir babanın çocuğu olduğum için, okuldan o..pu olacaklar diye alınan o yaşıtlarımı da hiç anlayamadım. Ya başka bir coğrafyada dünyaya gelseydim? Ya Afganistan'da doğsaydım?” 
 
Savaşın en acımasız yüzü, Leyla’nın ailesini, ülkeyi terk etmeye hazırlanırlarken evlerinin bombalanması sonucu kaybetmesi bağlamında tasvir edilir. Büyük bir acı omuzlarında, taşıyamayacağı kadar büyük bir çaresizlik de biriktirir. Kimsesizdir artık! Ve karşısına konulan tek çözümü kabul etmek zorundadır: Raşit’le evlenecektir. Ülkedeki iktidar savaşı, hedef olarak halkı alır karşısına. Öyle ki, öldürmek artık sıradanlaşmıştır. Herhangi bir neden aramaz güce sahip olanlar. Aralarında iddialaşırlar hatta öldürebilme yeteneği üzerine.  

”…. dağlarda mevzilenen milislerin atıcılıklarını geliştirmek için aşağıdaki sivillere, kadın, erkek, çocuk demeden, rasgele ateş ettiklerini, dahası, söz konusu nişancılıkları üzerine bahse tutuştuklarını… Arabalara füze fırlattıklarını, ama her nedense taksilere ilişmediklerini…  Böylece Leyla, insanların son zamanlarda arabalarını neden bir gayret sarıya boyadığını anlamış oldu.”

Bir fotoğraf yaşananların ne kadar acımasızca olduğunu şahitlik ediyor romanda. Uzun, beyaz paltolu bir adam, bacakları olmayan bir çocuğa lolipop uzatıyor. Resmin altında yer alan ifade şöyle: Sovyet kara mayınlarının hedefi çocuklar. Sovyetlerin patlayıcıları parlak renkli oyuncakların içine gizlediklerini, çocuk bu oyuncakları eline aldığında ise, oyuncağın patladığını, parmaklarının hatta elinin tamamının koptuğunu öğreniyoruz. Bu durumda, çocuğun babası cihat’a katılamıyor; evde kalıp, sakat çocuğuna bakması gerekiyor. Bombalar şehri döverken, her vızıltının ardından, bu kez de kurtulduklarını düşünüyorlar. Ancak her defasında, bir başka yerde, çığlıklar yükseliyor ve dumanların arasında insanlar elleriyle toprağı kazmaya çalışıyor; beton yığınlarının arasından, kardeşlerini, ağabeylerini, ailelerini çıkarmaya çabalıyorlar. Hayatta kalmış, canlarını kurtarmış olmaları, tanıyor olsunlar ya da olmasınlar, ötede bir başka ailenin ölümünü haykırıyor! Ve bu kez sıranın kimde olduğunun merakı, büyük bir ıstırap olarak eşlik ediyor hayatlarına.

Bin Muhteşem Güneş, ülkeler arası bir çekişmeye maruz kalan Afganistan halkının maruz kaldığı acıları oldukça sahici bir üslup ile ele alıyor. Ancak, kadın figürü tarihsel sürecin önünde ilerliyor. MeryemLeyla ve ilerleyen dönemlerde Azize’nin hayat hikâyesini Khaled Hosseini daha yoğun işliyor.

“Bir insanın çekebileceği bütün çilelerin arasında, eli kolu bağlı, öylece beklemekten daha ağırı yoktur.”

Cihat Albayrak
cihat-albayrak@hotmail.com
23.07.2010 / VAN

Referanslar:

1- Bin Muhteşem Güneş, Khaled Hosseini, 2008, Everest Yayınları, İstanbul, Çeviren: Püren Özgören

2- http://ufuruktenprenses.blogspot.com/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder